Gençliğin yönelişine vesile olan, gönülleri îmar eden, eserleri ile yepyeni ufuklara yelken açmamıza sebep olan değerli hocalarımız… Her bir sözleri kulaklarımıza küpe, her bir davranışları bizim için numûne-i imtisal olan hocalarımız…
Hepsine en derin saygı ve hürmetlerimizi sunarız..
Masasının üzerindeki “Ahmet Lütfi Kazancı” yazısını hiçbir zaman değiştirmemiş olan mütevazı hocamız, “Prof.” unvanına sahip olup, onu önemsemeyenlerden. Bir insan bu kadar mı mütevazı olur Ya Rabbi! Meyveli ağaçlar, hep eğik oluyor. Bu röportajımızda en çok dikkatimizi çeken şey bu idi.
Hocamızın mütevazılığı, misafirperverliği, içimizden birisi oluşu, öğrencilerin eğitimindeki titizliği, iman-amel boyutundaki hassasiyeti ve daha birçok güzel davranış.
Bir de güzel olan bir şey ve bizim de yeni öğrendiğimiz bir durum da, Prof. Dr. Süleyman Uludağ ile bacanak oluşu.
Kendisi ile görüşmemizde bana iştirak eden Zübeyde ve Abdullah kardeşlerime, yoluma mihmandar olan Eda ablama da çok teşekkür ederim. Karlı bir Şubat günü, 20.30 sularında başlayan röportajı gerçekleştirdiğimizde bizi evinde en güzel şekilde ağırlayan hocamıza, çok değerli eşi olan Sacide Kazancı hanım efendiye çok teşekkür ediyorum.
Hocamız; misafirhane olarak kullandığı ve içerisinde de çalışma odasının yer aldığı mekânı bizlere gezdirdi. Röportajı da kendi oturduğu evin salonunda gerçekleştirdik. Kendisi Bursa Emirsultan’da birçok ilâhiyatçı hocamızın da oturduğu sitenin A bloğunda oturuyor.
Bu gün bizim için değerliydi. Ömür kitabımızın en güzel sayfalarında yer alan bir gündü. Röportajımızı e-ilahiyat’ta beğenilerinize sunuyoruz]
Çok değerli Ahmet Lütfi Hocam, özgeçmişinizden bizlere bahseder misiniz?
1936 yılında Çorum’da doğdum. İlkokulu, İmam-Hatip Okulu’nu Çorum’da okudum. İlkokuldan sonra beş yıl ara verdim. Tabi, bu beş yılda Kur’ân-ı Kerim öğrendim, Kur’ân-ı Kerim’i ezberledim, çarıkçılıkta çalıştım, ayakkabıcıkta çalıştım. Derken Çorum’da 1953-1954 yılında Çorum’da İmam-Hatip Okulu açılacak olunca artık ayakkabıcılıktan ayrıldım ve İmam-Hatip’e kaydoldum. Yedi yıl orda okudum, daha sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne kaydımı yaptırdım. 1960’dan 1964’e kadar İstanbul’da okudum. Fındıklı, Kabataş diye bir yer var ya hani, Dolmabahçe’nin yanında Kabataş diye bir yer var, o Fındıklı’nın karşısına düşen Namık Kemal İlkokulu, onun çatı katında bize bir yer verdiler. Yani ne demek bu, bize verilen yüksek okul, bugün fakülteye verilen yerin otuzda biri bile değildi. O ufacık, daracık yerde ki, sadece on metre eni on metre boyu o. Yani teneffüse çıkınca orda toplanıyoruz. Tabi orası almıyor bile bizi. Ufacık-tefecik bir yer. Neyse efendim, dört yıl orada okudum. Oradan Çorum İmam-Hatip Okulu’na öğretmen olarak geldim. Yani daha önce okuduğum okulda bu sefer öğretmenliğe başladım. Efendim, 1967’den 1969’a kadar askerlik yaptım Tuzla Piyade Okulu’nda ve daha sonra da Siirt’te. İki sene sürdü askerliğim. Askerlik dönüşünde Isparta İmam-Hatip Okulu’nda bulundum bir müddet, daha sonra da, tekrar Çorum’a naklettiler. 1977 yılına kadar da Çorum’da öğretmenlik yaptım. Ve Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’ne Arap Dili ve Edebiyatı asistanı olarak geldim. On beş yıl Arapça okuttum. Daha sonra İslam Tarihi Bölümü’ne geçtim. İslam Tarihi Bölümü’ne de 2003 yılında emekli oluncaya kadar, bu şekilde, vazife gördüm. 2003’ten beri de emeklilik hayatıma devam ediyorum.
Özel yerlerde şu an öğrencilerle yaptığınız sohbetler var mı hocam?
Şu anda yok.
Saygıdeğer Hocam, Ahmet Lütfi Kazancı’yı andığımızda babasının hayatındaki yeri bizim için önemli oluyor. Babanızı bizlere anlatır mısınız?
Babamın yetiştiği devrede okuma imkânları son derece azdı. Bundan dolayı babam ömründe hiçbir kitap okumadan atmış sekiz yaşına kadar okumadan, vefat etti.
Allah rahmet eylesin.
İstisnası şu: İşte, Kur’ân-ı Kerim öğrenmişti. Belli bir yere kadar hafızlık yapmıştı. Babası ölünce hafızlık yarıda kalıyor, daha sonra da mecburen ailesini geçindirmek için, iki kız kardeşini geçindirmek için, işe atılıyor, ekmekçilik, efendim bakırcılık, hapishane gardiyanlığı, köy imamlığı gibi çeşitli işlerde çalışıyor. Dokuz sene süren bir askerlik hayatı var babamın.
1. Dünya Savaşı?
Birinci Dünya Savaşı günleri olabilir, kesin bilemiyorum. Çanakkale’de yaralanmış. Tebdil-i hava gelmiş, işte demek ki askerlik, Çanakkale Savaşı’nın olduğu günlerde, öncesine, sonrasına taşan bir şey. Çorum’dan İstanbul’a kadar yürüyerek gidilen bir yol… Ne demek bu? Altı yüz otuz km. demek. Altı yüz otuz km. Çorum’dan İstanbul’a yürüyerek, İstanbul’dan Batum’a kadar yürüyerek gidilen bir askerlik. Batum’dan Medine’ye geçmişler, o yürüyerek değil ve Medine’de bir buçuk yıl, Medine Dağları’nda askerlik yapmış. Ve sadece bir geceliğine Peygamber Efendimiz (sav)’i ziyaret edebilmiş ve tekrar ayrılmış mecburen oradan, daha sonra dokuzuncu yılda askerlik bitmiş. Efendim, çarıkçılık başlamış. Bu arada da mahallenin camisinin imamı olmaması hasebiyle, babam orda yirmi sekiz yıl ücretsiz imamlık yaptı. Ve haftada bir Çorum’un Mecidözü Kasabası’na -35 km- sırtında çarık heybesi olmak kaydıyla yürüyerek gidip-geliyor, kendi anlattığı, ben o günleri hatırlayamıyorum, çocukluk günlerim… Yatsı namazına yetişebilirsem camide namaz kıldırıyorum diyordu. Şimdi böyle bir şey. Yani otuz beş km. gideceksin, o kadar geleceksin, o yorgunluk üzerine şayet namaz vakti geçmemişse gideceksin camide namaz kıldıracaksın ve bu ücretsiz imamlık işi…
Gönüllü, fî sebîlillah…
Evet, gönüllü… Efendim, belki bundan dolayıdır ki, ücretsiz imamlık yapması sebebiyledir ki, babam mahallemizde son derece saygın bir insandı. Akşamları babamın aşağıdan şöyle geldiğini görünce, kadını-erkeği, çocuğu-çoluğu, kim görürse hemen “Hafız Ağa geliyor!” diye ilân edecektir. Hafız Ağa gelirken; elinde sigarası varsa söndürecek, adamlar, kadınlar, çeşmeye çorapsız geldilerse hemen koşacak, çorabını giyip gelecek veya onun helkesine doldurulacak su, o kaçacak, gidecek. Çünkü babam onu öyle çorapsız yakalarsa uyaracak, kocası bile; “sen kim oluyorsun da benim eşime bağırıyorsun!” diyemeyecek. Eskiden sular yoktu ve insanlar su ihtiyacını çeşmelerden giderirdi.
Mahallemizde bir tek başı açık kadın yoktu. O zamanın âdeti bu. Bir tek başı açık kadın yok, ama çorapsız geldikleri olurdu suya…
Efendim, işte böyle bir şey. Tabi bunlar, bal ile baklava ile geçinen bir aileyi temsil edemezdi bu hayat. Son derece kıt şartlar altında yetiştik. Tabi, bir de ikinci dünya harbinin verdiği sıkıntılar cabası. Ben o günleri yaşadım bizzat. Karne ile ekmek alıyoruz. Götürüyorsun fırına, karnenden kesiyor bugünün kâğıdını. “Dün alamadım, dünkünü de ver”, yok. Alamadıysan, bitti. Ondan dolayı, o zor günleri yaşadık. Tabi, o zor günlerin getirdiği bir sürü rahatsız edici problemler kaldı aklımızda.
Hocam, babanız eğitim almanızı destekler miydi?
Babam, ümmî bir insandı. Hiçbir kitap okumamıştı ama âdâptan, erkândan haberi vardı. Efendim, ahlâkî olarak da yaşayan bir örnekti. Mesela müşteri gelir, çarık alacaktır, “Oğlum, filanca dükkâna gidiver, onlar siftah etmedi.” derdi.
Osmanlı’nın ahlâk anlayışı…
Yaa… Hani Fatih zamanında anlatılır ya. Fatih çarşıya çıkmış, şeker almış. Yağ deyince şuraya git denmiş. Ben babamdan bunu bizzat birçok kez gördüm. “Oğlum, falan dikkat alışveriş yapmadı, oraya git...” derdi.
Ondan sonra, benim okumamı pek pek arzu ediyordu. Yani okumamı gördüğü zaman “bırak bu işi de şunu yap” hiç yok…
Allah (c.c.) razı olsun, Allah kendisine rahmet etsin…
Amin…
Hocam, Hayrettin Karaman hocamızla da yıllar evvelinden bir tanışıklığınız varmış? Tanışıklığınız nasıl gerçekleşti, bizimle paylaşır mısınız?
Evet, Hayrettin Karaman ile tanışıyoruz. Ben şimdi Kur’ân Kursu’nda okuyorum. Kur’ân Kursu hocamız, işte eşimin babası. Ben de orda hafızlığa başlamışım. Yarılamışım. İşte böyle bir delikanlı geldi oraya. Hocamız, ancak hafızları takip edebiliyor, hepsini teker teker dinleyemiyor. Onun için yüzüne okuyanları da tutuyor, efendim, hafızlara bölüştürüyor. İkisini, üçünü şu hafıza, ikisini üçünü bu hafıza… Hayrettin Karaman Hoca da bana düştü. Efendim, yani o gelecek, dersini bana dinletecek, gidecek. Herhangi bir seçme yok. Tabi, babası demirci, o da demircilikte çalışıyor, yeni Kur’ân-ı Kerim okumaya başlamış durumda. Geliyor, okuyor, çarşı ediyor, ondan sonra “beni dinle de gideyim” diyor bana. Çocuğum daha henüz. Efendim, dinliyorum gidiyor. Böyle böyle, işte bir zamanlar orda yüzüne Kur’ân-ı Kerim okudu. Sonra, Arapça okumak istiyorum dedi, ayrıldı. Sonra da Konya’ya gitti, okudu, Yani Hayrettin Karaman oldu.
Evet, Konya’da da hocamız, Hacıveyiszâde’nin talebeliğini yapmış…
Evet, yani Hayrettin Karaman hocamız, işte Çorum’da doğduğu için, Kur’ân-ı Kerim kursuna geldiği için, o vesileyle tanıştık.
Bir nevi talebeliğinizi yapmış.
Biz de onun talebeliğini yaptık. Yani onun akıl bakımından, zekâ bakımından, çalışma azmi bakımından, yani, yetişilmesi mümkün olmayan bir acayip bir kabiliyet…
Maşallah…
Böyle, tarifle anlatılacak çeşitten birisi değil… Yani ne zaman gitsek, böyle çalışma azmi ile dolu olarak dönerdik. Yepyeni bir azim gelirdi içimize çalışacağım diye. Ve gerçekten de çalıştık. Efendim babam yedi yıl boyunca, “oğlum çalışmıyor musun bugün?” hiç demedi.
Maşallah…
Hiç demedi, ha bunda, Hayrettin Karaman Hocamızın te’siri var mı, var. Onun çalıştığını görünce bize de çalışma azmi geliyordu.
Hocam, sizin bulunduğunuz dönemde kitaplara ulaşma sıkıntısı vardı.
Vay efendim vay…
Az sayıda kitap vardı. Ve bu kitaplardan, diyelim akaid kitapları vardı cüz’i miktarda. Günümüzde de bu kitapların sayısı git gide arttı. Yani kitap sayıları arttı ve eskiyle kıyasladığımız zaman, peki ilme ulaşıp ulaşmama durumu sizce nasıl?
Yani, şöyle diyeyim. İmam Hatip Okulu’nun birinci sınıfını bitirdiğim zaman, bir şeyler okuyayım istiyorum. Ama koca Çorum’da bula bula sadece dört tane dini kitap bulabildim. O zamanlar, efendim, bin dokuz yüz elliden aşağıdakiler, adlarını söylemeyelim, onların devri olduğu için, bıçakla kesilir gibi kesilmiş dini eğitim ve öğretim. Mesela diyelim ki, Ahmed Hamdi Aksekili, merhum, tutmuş Efendimiz a.s. hakkında bir kitap yazmış, ama bastırabilmek için izin istiyor. Öyle şimdiki gibi, ben kitap yazmışım, bastırayım hiçbir kimseye sorma ihtiyacın yok. O zamanda her çeşit kitabı basabilirsin. Bir tek basamayacağın kitap din ile ilgili olan… Müracaat etmiş, diyanet reisi düşün, verilen cevapta diyor ki: Efendim, gençliğe dini eğitim öğretim çeşidinde bir şey verilmesine taraftar olmadığımız için kitabınızın basılmasına izin veremiyoruz, demişler. Vedat Nedim Tör basın-yayın umum müdürü cevap vermiş. Sizin çalışmanızı, ilmi durumunuzu takdir ederiz diyor, fakat gençliğimize din duygusu altında böyle bir müsaademiz yok, bundan dolayı kitabınızın basılmasına izin verilmemiştir, diyor. Bundan dolayı, mesela, Turgut Özal Reis-i Cumhur –Allah rahmet etsin-, onun kardeşi anlatıyor: babam, bize Kur’ân öğretebilmek için bir tane elif-ba cüzü bulamadı!
Korkut Özal mı hocam?
Evet. Bir tane elif-ba cüzü bulamadı. Ve babam tanıdık bir hoca efendiye eliyle yazdırdı da biz Kur’ân-ı Kerim okumayı öyle öğrenebildik, diyor. Ha şimdi, 1950 yılında, Ömer Nasuhi Bilmen hocanın “Büyük İslam İlmihali”, Ahmet Hamdi Akseki’nin “İslam Dini”, Mustafa Asım Köksal’ın “Din Kılavuzu”, bir de Numan Kurtulmuş’un “Amentü Şerhi”… Bu dört kitaptan başka bir kitap bulma şansı olmadı.
Efendim, ben Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduğumda, Buhari’yi hiç görmemiştim. Müslim’i görmedim. Ebu Davud, Tirmizi, Nesai’yi, İbn Mace’yi hiç görmemiştim yani. E, peki bu durum altında, Arapça kitap alabilmek, bulabilmek filan imkân yok bunlara. Ama siz bugün ben bin kitaptan oluşan dini bir kütüphane oluşturacağım dediğinizde, Bursa’nın dışına çıkmaya hiç lüzum yok.
Yani Allah, nimetlerini ayağımıza getirmiş…
Ne demek, tabi ki. Bizim talebemize düşen bir şey var. Bir zamanlar “Allah” diyeni hapishanede çürütüyorlardı. Ben o “Tanrı uludur, tanrı uludur” ezan çeşidini yüzlerce defa okudum. Peki, bir defa eğer şöyle kendine güveniyorsan “Allahuekber” diye ezan oku. Bursa’daki “Allahuekber” diye ezan okuyanları Çorum’daki hapishanede iki sene hapis yatırdılar. Sürgün ettiler oraya, babam o zaman gardiyanmış. Tanışmış orda. Buraya gelince bir tanesiyle, görüştüm, tanıştım. Allah rahmet etsin kendisine. Mesela, akşam namazı kılacağız. Mahallemizin camisi küçük. Yani şu odayı (hocamızın evindeki salonu) iki defa büyüt. O kadarcık bir cami. Şimdi akşam namazı kılacağız, kamet getirirken, “Allahuekber, Allahuekber” diye mi getireceğiz; “Tanrı uludur, tanrı uludur” diye mi? Birisi kapıya duruyor oraya, bakıyoruz cemaat içinde yabancı kişi yok, zaten sekiz, on kişi… Hepsi tanıdık, şikâyet edecek kimse yok. Yavaş sesle “Allahuekber” diye, böyle kamet getiriyoruz. O oradan öksürürse, hemen “Tanrı uludur” diyoruz, çünkü dışarıdan yabancı bir kişi geliyor. Bu şartlar altında, sana fırsat tanımıyor ki adam, sen dini kitap araştırasın, bulasın. Dini kitap yazmak, almak o zaman hayal âleminde bile görülmeyen şeyler. Ha şimdi, şöyle bir şey var. O zaman, öyle bir baskı var, sana okutmuyor. “Allah” diyenin ağzını mühürlüyor, hakaretler ediyor, Kur’ân-ı Kerimleri ayaklar altında çiğniyor. “Gelsin kurtarsın bu kitap seni” diye polisler hakaret ediyorlar. Başındaki sarığı doluyor boynuna, eşek sürükler gibi götürüyor öyle hocayı karakola. Ha şimdi, bu böyle. Daha sonra tuttu, imam-hatipler açıldı, yüksek İslam enstitüleri, ilâhiyatlar, bunlar, açıldı. Peki, ne yapmamız lazım? Diyor ki hükümet sana, devlet sana: Kur’ân okuyacaksın, okumadığın takdirde sınıfta kalacaksın sen.
Evet…
Tefsir okuyacaksın, mecbursun, bu tefsiri okumazsan sınıfta kalacaksın. Hadis okuyacaksın, fıkıh okuyacaksın, İslam tarihi okuyacaksın, kelâm okuyacaksın filan falan… Okumazsan sınıfta kalacaksın diyor. Ben su sefer ne yapıyorum, başlıyorum kendimi geri geri çekmeye. Okumamak için elimden gelen her çeşit çareye başvuruyorum. Bu dersi nasıl boşa geçirebilirim? Bu günü nasıl bir gün edebilirim, onun derdine düşüyorum. Bu günkü durum böyle… Ben oradan geliyorum.
Aslında elimizdekilerin kıymetini bilmemek oluyor bu değil mi?
Evet. Mesela diyelim ki şimdi, sizin bir çocuğunuz var. Çocuk bir oyuncak istedi. Şunu aldı eline ama saçtı savurdu. Ağladı sızladı bir daha verdin. Gene verdin eline. Üçüncü verdikten sonra dersin ki: “Bak yavrum, sen bunu saçıp savurursan, bunu bir daha vermem.” Ne zaman bunu kullanmayı öğrenirsen, sana ondan sonra veririm. Öyle olmaz mı?
Öyle olur hocam. Çocuk hareketine çeki-düzen verir.
Cenâb-ı Hak’ta bunu böyle etti. İşte bu sıkıntılar niye geldi? Evet, onlar getirdiler ama öbür taraftan biz yem serptik, buyurun, dedik.
Burada bir Cuma hutbesi dinledim. Tatbikat için gelen öğrenci, namazı kıldırırken İnşirah Suresi’nde; “Veveda‘nâ anke vizrak” [ووضعنا عنك وزرك] ayetini okurken, “Veda‘ne” [وضعن] mi dedi? “ Veda‘nâ” [وضعنا] mı dedi? İyice anlayamadım. Namazdan çıktıktan sonra dedim ki, evladım, sen “ve vede‘nâ anke” mi dedin, “ve veda‘ne anke” mi dedin? Ben anlayamadım dedim. İkisi arasında fark olur mu? “Elbet hocam fark olur” dedi. “Çok fark var” dedi. “Mesela, ne olur?” dedim. “Vede‘a”; “koydu” demek. Şimdi “Veda‘nâ anke” ne demek olur? “Vede‘ne anke” ne demek olur? Çıkamıyor işin içinden. Hocası diyor ki hadi, “nasara, nasarâ, nasarû” oradan buluver. Ve neticede çıkamadı. Ve dedim ki: “Bak, oğlum kaçıncı sınıftasın? Yedinci sınıftayım, dedi. Sen bunu birinci sınıfta bilmesen ayıp olur, bırak yedinci sınıfı da, bunu birinci sınıfta bilmesen ayıp, dedim ben de. Görüyorsun öbür taraftan imam-hatiplerin önünü keseceğiz diyip bu kadar uğraşıyorlar, didiniyorlar, siz de keşke kesseler dercesine, boyuna gerilemeye çıkıyorsunuz. Şurada su akıyor mu testini dolduracaksın. Kesiliverir korkusu altında ki, zaten adam başlamış burmaya, kesiyor. Bugün görüyorsunuz Çorum’da 5500 tane öğrencisi olan bir imam-hatip 550’ye düştü. O da nasıl düştü? Köy köy dolaştılar, yalvara yakara. Yiyecek bizden, içecek bizden, kitap bizden, efendim, yatacak yer bizden. Ne kaldı? Bir tek okuma kaldı. Adam da besleyemeyeceği çocuğu, tuttu getirdi imam-hatibe verdi. Bu çocuk okudu mu, okumadı. Sene sonunda bu çocuğu sınıfta bırakırsan imam-hatip kapanıyor, efendim, geçirirsen kara cahil olarak öbür sınıfa geçiyor. İkisinin arasında kaldık. Ha, böyle bir durumda, biz boyuna geri geri gidiyoruz. Bir gün mektepte bir öğretmen arkadaşımla çıktık buradan, şurada bir eski bina var, şurada yeni bir bina var. Bu yeni ilâhiyat binasına gidiyoruz. Ön tarafımızda bir delikanlı açmış kitap okuyarak böyle yürüyerek gidiyor, ardımızdan biri ona bağırıyor, diyor ki: “Ot bırakmadın bahçede bitirdin hepsini de”
İnek demek için?
Tabi, inek demek için; inek demek için onu anlatıyor yani… Bahçede ot kalmadı diyor. Şimdi bu sözü söyleyen arkadaşa diyeceksin ki: “Arkadaş, sen çıkıp hutbede “Oku”, İslâm’ın ilk emri “Oku” diye anlatacak mısın? Hz. Peygamber (a.s.) bu konuda insanları teşvik etti diye anlatacak mısın? Evet, peki burada da bu sözü söyledin! Burada mı samimisin yoksa orada vaaz-ı nasihatte hutbe okurken mi daha samimisin? Ben ikisinde de samimiyim diyorsan bu mantık kaidelerine göre ters tepecek bir şey… Eğer gerçekten okumayı ineklik diye düşünüyorsan, burada işin ne? Derdin ne burada? Yok, gerçekten okumanın lüzumuna inanıyorsan niye okuyana inek diyorsun?
Yani yaşantıyla hareket arasında, kâl ile hâl arasında bir ayrım değil, uyum olması lâzım…
Pek tabi, değil mi?
İlâhiyatçıya tenakuz yakışmıyor…
“Ve te’murûnennâse bi’l birri ve tensevne enfusekum” “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?” diyor âyet-i kerimede… İyi ise sen de yapacaksın kötüyse sen de yapmayacaksın, bunun başka yolu yok! Şimdi böyle bir durumda, bizimkiler yine “inek” diyorlar. Ona da şükretmek lâzım. Önümüzden giden bir hanım ve bir kız konuşarak gidiyorlar. Kız diyor ki “bizim sınıfta bir beygir var.”
Eyvah…
Yani çok çok okuyan çalışkan olan… Bol bol çalışıyor, bol bol okuyor diyor… Şundan bir millete ne hayır gelir?
Daha ne yapacağına inanmamış…
Yaa, bundan ne hayır gelir?
[Kendisi ile yıllarca aynı mahallede oturduğumuz hâlde, tanışamadığımız, nâmını duyup kitaplarını yakından takip ettiğimiz Ahmet Lütfi Kazancı hocamızla görüşmemize vesile olan; kendisi ile “İSAM”da tanıştığım, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir doktora öğrencisi Sn. Ferihan Özmen Hocahanım’a teşekkürlerimi sunarım.
Röportajı Gerçekleştiren: Ayşe Serra
[Devam Edecek…]
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


