Dr.Mustafa BAHADIROĞLU

ImageTasavvufi Ayetler-1 için tıklayınız..

Kur'an'ı Kendilerine Göre Yorumlayanlar (II)

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vehhâbîler; gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah'ın âyetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır.
          Ehl-i sünnet âlimlerinin görüşlerine aykırı düşmek pahasına, yorumlarından elde ettikleri şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta beis görmemişlerdir.

Mübarek zatlar vesîlesiyle Allah'tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri –hâşa- Allah'ı devre dışı bırakıp da O'nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeye özen göstermişlerdir. Fâtiha suresinde geçen:

"Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz" meâlindeki mübarek âyeti de kafalarındaki bu şablona uydurarak müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

YARDIM İSTEMEK ŞİRK MİDİR?

Halbuki bu âyet-i kerîme maddî ve mânevî konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mânî değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, meselâ birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olur, böylece dünyada hiçbir Müslüman kalmamış olurdu. Oysa Müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allâh u Teâlâ Hazretleridir.

"İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın." (Maide, 5/2) Bu âyet-i kerîmeyle yardımlaşmak Allah'ın emri olduğuna göre, yardımı istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zarurîdir. Nitekim Sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.

YARDIM İSTERKEN NASIL İTİKAT ETMELİDİR

Fakat önemli olan maddî ve mânevî bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir. Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesîle ve vasıtadır. Hakîkî fâil değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakîkî mânâda O'ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kâdir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, duaları kabul etmesi de mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakîkî veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O'na dikmelidir.

HZ. PEYGAMBER VE SAHABEDE TEVESSÜL

Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbine iltica eden bütün müminleri vesîle edinerek: "Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim." bnu Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/21) diye yalvarmıştır. O, bütün günâhlardan mâsum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz. Ömer (r.a.) de mertebece daha üstün olduğu hâlde Hz. Abbas'ı vesîle edinerek Allah'tan yağmur istedi (Buhârî, İstiska, 3) ve anında yağmur indi. Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha bir çok tevessül örnekleri vardır. Tevhîdin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne mânâya geldiğini –hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa –hâşâ- biz onlardan daha fazîletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.

"Ya Rabbi filan zatın hakkı içün duamı kabul eyle" ya da "Medet yâ filan", "Himmet yâ şeyhim" diyen bir mümin, aşağıda da îzah edileceği gibi, mübârek zatlar vesîlesiyle Cenâb-ı Hakk'tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani "Yalnız senden yardım dileriz" âyetinde olduğu gibi sadece Allah'tan istiyor. Çünkü Allah'tan başka hakîkî bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle "Sen yukarıdaki âyet-i Kerîmeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun" denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan yani dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah'a sığınırız. 

 

"YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ" ÂYETİ TEVESSÜLE İŞARET EDER

Kendilerine "Selefî" adını veren Vehhâbîlerin aksine, bu âyet-i kerîme açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat'ta vakfede kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu âyette, çoğul sîgasıyla "biz" ifadesini kullanıyoruz. "Sadece senden isteriz" diyoruz, "Sadece senden isterim" demiyoruz. Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı âyeti okuyan veya bu âyetteki duaya âmin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz. Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: "Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz" diyor.

Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş mücrimlerin sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere iltihak etmişler. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine katışmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan "istiyoruz" diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.

Padişah çok cömert. Cömertlik onun şânından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de "ben" diye istemiyor, "biz" diye istiyorlar. Yani ya hep ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı A'lâyı titretiyor. Hâl böyle olunca o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor. Parti malı alan-satan tüccarlar da böyledir. Malı satın alan tüccar adeten içindeki çürükleri ayıklayıp sadece iyilerini bırakmaz. Hepsini birlikte kabul eder.

Kâdî Beydâvî'nin, Envâru't-Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misâlle anlatmaya çalıştık. Misâlde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah'a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. "Yalnız senden yardım dileriz" derken çoğul sîgasıyla "biz" ifadesini kullanarak "İçimizde bulunan sâlihler ve velîlerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz" demiş oluyorlar. Allahu Teâlâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.

HİMMET YÂ ŞEYHİM

"Himmet şeyhim" Medet Yâ Filân" diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim bu günahkâr mürîdin için Allah'a yönelip O'ndan iste, O'na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun" Bu ifadelerde ne gibi dînî bir mahzur olabilir?

Mürit bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latîfeleri çok geniş olup bütün âlemle münasebet halindedir. Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, âlem onların kalp latîfesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip mânevî meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar, ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.

Söz buraya gelmişken şu misâli vermeden geçemeyeceğim. Büyük Velî Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri kendi eseri "Vâkıât" da anlatıyor. Şeyhi Üftâde Hazretlerinin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün bir çok mânevî hâllere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:" Efendim himmetinizin bereketiyle bir hâlle karşılaştım. Gördüm ki Bursa'da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır'a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum." Üftâde Hazretleri buyurdu ki: "Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü'l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hâl, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzerî hâlleri inkâr etmezsin.

Evet… bu bir keramettir. Allah u Teâlâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velînin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velîlerde bu gibi hâller milyonlarca sûfîler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten muhaldir. Her şey Allah'ın kudret elindedir. Dilerse mürîdinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, velî kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.

BENİM KENDİME BİLE FAYDAM YOK

Vehhâbîler yanlış tefsir ettikleri şu âyet-i kerîmeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allah u Teâlâ, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) hitaben: "De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim." (A'raf, 7/188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?

Evet Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan "Doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filânın canını aldı… vs. gibi" sözleri konuşurken hakîkî fâil olan Hâlık-ı Zü'l-Celâl Hazretlerine îman etmek gerekir.

Fakat bu âyet-i kerîmeyi Hz. Peygamber'in (s.a.v.) mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur'an olmak üzere onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca  ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması vs. gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı âyetle sabittir. Demek ki, yukarıdaki âyette Hz. Peygamber'in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağan üstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah'ın izni ile bunlara kâdir olabileceğine parmak basılıyor.

Halbuki Kâdir-i Mutlak olan Allah (c.c.) peygamberlerinden başka meleklerine ve velîlerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağan üstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vehhâbîlerin anladığı gibi –hâşâ- Allah u Teâlâ'nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi mânâsında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenâb-ı Zü'l-Celâl Hazretleri saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar âyet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allah u Teâlâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine, dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder. Âyet-i Kerîmeyle bildirilen İsâ Aleyhisselâm'ın şu sözü, bunun açık delîlidir:

"Ben, size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yaparım, içine üflerim; Allah'ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm." (Âl-i İmran, 3/49)

Görüldüğü gibi Allah u Teâlâ; Hz. İsa'ya yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkânını bahşetmiştir. Yoksa -hâşa- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir. Hz. Peygamber'in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Milyonlarca velînin gene milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bu güne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak mânevî körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.

HAYREDDİN KARAMAN'IN GÖRÜŞLERİ

Genel olarak sûfîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bunu tevhîdi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat kendilerini takip edenlerce işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine "selefî" adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.

Son zamanlarda bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan âlimlerin başında Prof. Dr. Hayreddin Karaman gelmektedir. Fıkıh ve fıkıh usulü konularında onların düşünce ve metotlarından geniş çapta istifade eden Karaman, her şeyden önce bir denge ve itidal insanıdır. Bu yüzden görüşleri konumuz açısından önem arz etmektedir.

Fâtiha suresindeki "Allahım yalnız senden yardım dileriz" cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Hayreddin Karaman, tevessül edenlerin şirke girmediğini belirterek şöyle demektedir:

"Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu âyetin kapsamına girseydi, bir insana 'şu konuda bana yardım et' diyen herkes şirke düşmüş olurdu.

Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle îzah etmektedir: "Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın, ilâhî yardıma vâsıta olduğunu, Allah'ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır."

Hayreddin Karaman'ın İbn-i Teymiyye hakkındaki fikirleri de şöyledir: " İbn-i Teymiyye, biraz da çağdaşlarının tutumları sebebiyle tevessül konusunda ifrata (aşırılığa) düşmüştür; ancak tevhid inancını korumak gibi iyi ve yüce bir niyeti vardır, bundan dolayı ecir alır." (Hayatımızdaki İslâm, s. 371 vd. İstanbul, 2002)

Sonuç olarak, "Allahım yalnız senden yardım dileriz" meâlindeki âyet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delîldir. Âlimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır. Konumuzu Hz. Peygamber'in (s.a.v.) tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:

"Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim."

Dr. Mustafa BAHADIROĞLU 

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #8 Mehmet Necip 2010-05-17 22:36
Hamit Bey, burada size uzun uzadıya tasavvufun Kur'an ve Sünnetten delillerini getirmeye çalışmayacağım, zaten hocamızın bu hususta makaleleri var, anlamak isteyene onlar kafi... Mutasavvıfları, Hasan-ı Basri'yi, Cüneyd-i Bağdadi'yi, İmam Gazali'yi, İmam Rabbani'yi ve daha birçok zat-ı muhteremi "ruhban" olarak görüyor iseniz, önyargılarınızı kırın derim... Menfi örneklerden de nemaalanmayın lütfen...
Türbeleri İbrahim Aleyhisselamın kırdığı putlara benzettiniz ya, pes yani... Bu telakki, elinden gelse Resul'ün kabrini dümdüz etmeye meyyal telakkidir ve Kuran'a müstenid olduğu iddiasiyle, asırlarca sahabe-tabiin ve haleflerince oluşturulan Ehl-i Sünnet akaidinin tesis ettiği sahih telakkiyi kaldırıp yerine sığ-katı ve ruhsuz bir din anlayışını tesis etme gayretindedir.
Bu telakki sahipleri, dini, 14 asırdır ilmek ilmek işlenen Ehl-i Sünnet telakkisine önderlik eden ulemadan daha iyi anladıkları iddiasındadırla r; biraz insaf ve iz'an...
Alıntı
 
 
0 #7 hamit yalçın 2010-05-13 13:24
tasavvufa yarı inandığım bir dönemde (önceden inanırdım)süley man uludağın bir konferansında eski türbeler kalmalı yenileri yapılmamalı demesine neden diye sormuştum arada ve bana siyasi bir cevapla koşullar alışkanlıklar demişti . ben bu gün şunu söylüyorum . eğer birileri ibrahim as baltasını eline alıp bütün bu putları kırmazsa isalm aleminin düze çıkması imkansız gibi geliyor bana bu gün bu müşrik düzenden beslenenler bunu nekadar ister bilemem?????
Alıntı
 
 
0 #6 hamit yalçın 2010-05-13 13:23
yılları harcadılar bu safsatalarla tabiki sadce bir yazıyla hüküm verecekkadar geri zekalı değilim.söylemek istediğim kuranda ve sünnette olmayan bir şey bu tasavvuf.kaldı ki yazılan yazılar bundan çokda farklı değildir aynı şeylerdir hatta bu yazı okadar eleştirilecek bir yazı değil ne çamlar deviriyorlar başka yazılarda ve filiyatta.ve kuran şunu der bu ruhbanlık konusunda. hrstiyanlarla ilgili biz kitapta ruhbanlık diye bir şey yazmadık onlar bunu allaha yaklaşmak için yaptılar onuda doğru yapmadılar. yani bu tasavvuf denen şey insanların akıllarınca allaha dinini öğretmeye kalkmaları anlamına geliyor ki kuran bunu açıkça söylüyor öğretmeye kalkmayındiye . ve yanlış yanlışı getiriyor putlar putları doğuruyor.
Alıntı
 
 
0 #5 Mehmet Necip 2010-05-11 19:06
Hamit Bey, sadece bu yazıyı okuyarak tenkitte bulundu iseniz hata edersiniz, hocamızın diğer yazılarını da okuyun, akabinde tasavvufun İslam ile münasebetini değerlendirin; kimi önyargılar ve amiyane tabirlerle meseleye yaklaşırsanız karşılaştığınız her şeye kem gözle bakmanız kaçnılmazdır... Bu sebeple evvela okuyunuz ve anlamaya çalışınız derim. Selametle efendim...
Alıntı
 
 
0 #4 hamit yalçın 2010-05-07 19:35
yazıyı okudum tam bir vecedna abaena mantığı işe biyerlere taş atmakla başlanıyor ve sadece birilerine cevap verilmeye çalışılıyor örnek verirken hazreti isa örnek gösteriliyor oysa hz isa peygember ve kuran açıkça gaybı allah bilir ve peygamberlerini dilediğinden seçer diyor ve yine kuran kendilerine tabi olunanlar orada ateşi görünce bırakır kaçar ve kim allahden başkasını dost edinirse onun işi örümceğin ağı gibidir hemen yıkılır diyor bu yazıda ayet ve sünnet yok sadece safsat üzerine bina edilmiş bir yazı bahane vahhabiler oysa tasavvufun islamla alkası olmadığı bizzat tasvvufçular bile söyler yıllar sonra islama sokulmuş safsatadan başka hiç bir şey değildir tasavvuf bu ayetler de açık ve net anlayana kuranı kendilerine uyduranlar din satanlar burada toplanmış hepsi bu
Alıntı
 
 
0 #3 VEYSİ YÜCE 2010-05-05 17:43
Hocam çok teşekkür ederiz. Çok güzel aydınlattınız. Çok kişiyede bu konuda ışık oluyorsunuz. Yazılarınızı bir çok kişiye tasiye ediyoruz. Rabbim muffakiyetler nasib eylesin inşaallah.
Alıntı
 
 
0 #2 2008-03-12 12:43
Hz.Yusuf babasının görmeyen gözleri i çin gömleğini göndermiş............................................................
samimi insanlar yani Allah'tan korkanlar i çin sürekli hasret çektiklerini iddiaa ettikleri öteye ait işaret, kavram, hadis-e'ler,,,,vs. ne tür paketle gelirse gelsin kokusunu alır, sevilmedikleri halde severler. ......Din de Allah'ındır O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz... düsturuyla dini korumak ama çlı söyleyecekle ri sözlerde ve kalplerinde hissettiklerind e de Din günü sorumluluğu i çerisindedirler . Tepkilerinde de hani o takvayı elde etmek i çin yaptıkları suyu oturarak 3 defada i çer motivasyona bürünürler.
Sayın Dr.Mustafa BAHADIR Hocam ne mutlu size işinizi yapıyorsunuz!
Alıntı
 
 
0 #1 Abdurrahman MIHCIOĞLU 2007-12-04 17:04
Herkesin hakkında söz söylemeyi görev addettiği tasavvuf ve muhtevası ehil olmayan kimselerin diline düştüğü vakit vahim hatalara sebebiyet vermektedir. Zatı alinizin bu hususta yazmış olduğu bu yazı fikirlerde tasavvufdaki istimdad ve tevessül hakkında oluşan menfi fikirleri inşallah izale etmiştir. Allah yâr ve yardımcımız olsun. Fi Emanillah...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile