Tasavvufi Ayetler-1 için tıklayınız..
Kur'an'ı Kendilerine Göre
Yorumlayanlar (II)
Mübarek zatlar
vesîlesiyle Allah'tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri –hâşa-
Allah'ı devre dışı bırakıp da O'nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeye
özen göstermişlerdir. Fâtiha suresinde geçen:
"Ancak sana
ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz" meâlindeki mübarek âyeti
de kafalarındaki bu şablona uydurarak müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi
kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.
YARDIM İSTEMEK ŞİRK MİDİR?
Halbuki bu âyet-i
kerîme maddî ve mânevî konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mânî
değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, meselâ birinden
para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke
düşmüş olur, böylece dünyada hiçbir Müslüman kalmamış olurdu. Oysa Müminlerin birbirleriyle
yardımlaşmasını isteyen bizzat Allâh u Teâlâ Hazretleridir.
"İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın." (Maide, 5/2) Bu âyet-i kerîmeyle yardımlaşmak
Allah'ın emri olduğuna göre, yardımı istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere
de zarurîdir. Nitekim Sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız
örnekleri vardır.
YARDIM İSTERKEN NASIL İTİKAT ETMELİDİR
Fakat önemli olan
maddî ve mânevî bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat
etmektir. Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar;
hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz
konusu yardıma birer vesîle ve vasıtadır. Hakîkî fâil değildir. Ancak Allah
diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı
olabilir. Çünkü hakîkî mânâda O'ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar
veren bir varlık yoktur. Kâdir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin
kimseyi kurtarması, duaları kabul etmesi de mevzu bahis olamaz. O yüzden
evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım
isterken de hakîkî veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle
nazarını O'na dikmelidir.
HZ. PEYGAMBER VE SAHABEDE
TEVESSÜL
Âlemlerin Efendisi (s.a.v.)
Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbine iltica eden bütün
müminleri vesîle edinerek: "Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim." (İbnu Mâce, Mesâcid,
14; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/21) diye yalvarmıştır. O, bütün günâhlardan mâsum ve beşeriyetin en yüksek
mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz. Ömer (r.a.) de mertebece daha üstün
olduğu hâlde Hz. Abbas'ı vesîle edinerek Allah'tan yağmur istedi (Buhârî, İstiska,
3) ve anında yağmur
indi. Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha bir çok tevessül örnekleri
vardır. Tevhîdin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde
bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap
kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne mânâya geldiğini –hâşâ- bilmiyorlar
mıydı? Yoksa –hâşâ- biz onlardan daha fazîletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle
karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.
"Ya Rabbi filan
zatın hakkı içün duamı kabul eyle" ya da "Medet yâ filan",
"Himmet yâ şeyhim" diyen bir mümin, aşağıda da îzah edileceği gibi,
mübârek zatlar vesîlesiyle Cenâb-ı Hakk'tan dilekte bulunmaktan başka bir şey
yapmıyor. Yani "Yalnız senden yardım dileriz" âyetinde olduğu
gibi sadece Allah'tan istiyor. Çünkü Allah'tan başka hakîkî bir fâil ve
yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle "Sen
yukarıdaki âyet-i Kerîmeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun"
denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca
mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan yani dünya üzerinde tek bir
mümine dahi kâfir demekten Allah'a sığınırız.
"YALNIZ
SENDEN YARDIM DİLERİZ" ÂYETİ TEVESSÜLE İŞARET EDER
Kendilerine
"Selefî" adını veren Vehhâbîlerin aksine, bu âyet-i kerîme açık bir
biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak
kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat'ta vakfede kendisiyle Rabbimize
iltica ettiğimiz bu âyette, çoğul sîgasıyla "biz" ifadesini
kullanıyoruz. "Sadece senden isteriz" diyoruz, "Sadece
senden isterim" demiyoruz. Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı
âyeti okuyan veya bu âyetteki duaya âmin diyen bütün müminleri cemaat olarak
yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte
yalvarmış oluyoruz. Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı
kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: "Ancak sana
ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz" diyor.
Padişahın kapısında kalabalık
bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği,
kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş
mücrimlerin sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere iltihak etmişler.
İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine katışmışlar. Herkesin
elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin
kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan "istiyoruz"
diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.
Padişah çok cömert. Cömertlik onun şânından.
Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına
uygun değil. Zaten dilenenler de "ben" diye istemiyor,
"biz" diye istiyorlar. Yani ya hep ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer
de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine
iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı A'lâyı
titretiyor. Hâl böyle olunca o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese
veriyor. Parti malı alan-satan tüccarlar da böyledir. Malı satın alan tüccar
adeten içindeki çürükleri ayıklayıp sadece iyilerini bırakmaz. Hepsini birlikte
kabul eder.
Kâdî Beydâvî'nin,
Envâru't-Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati
biz bir misâlle anlatmaya çalıştık. Misâlde belirtildiği gibi, günahkârlar
kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah'a takdim
ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının
karşılanmasını istiyorlar. "Yalnız senden yardım dileriz"
derken çoğul sîgasıyla "biz" ifadesini kullanarak "İçimizde
bulunan sâlihler ve velîlerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz"
demiş oluyorlar. Allahu Teâlâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul
edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.
HİMMET YÂ ŞEYHİM
"Himmet
şeyhim" Medet Yâ Filân" diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu
ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim bu günahkâr mürîdin için Allah'a yönelip
O'ndan iste, O'na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun" Bu ifadelerde ne gibi
dînî bir mahzur olabilir?
Mürit bunu
şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu
işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latîfeleri
çok geniş olup bütün âlemle münasebet halindedir. Hatta ehl-i keşfin beyanına
göre, âlem onların kalp latîfesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu
zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında
bu tip mânevî meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar, ya hiç
yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.
Söz
buraya gelmişken şu misâli vermeden geçemeyeceğim. Büyük Velî Aziz Mahmud
Hüdâyî Hazretleri kendi eseri "Vâkıât" da anlatıyor. Şeyhi Üftâde Hazretlerinin
yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün bir çok
mânevî hâllere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi
ki:" Efendim himmetinizin bereketiyle bir hâlle karşılaştım. Gördüm ki
Bursa'da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır'a kadar ulaşıyor. Oralarda
herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum." Üftâde
Hazretleri buyurdu ki: "Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü'l-cism
derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hâl, onların yanında
bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için,
artık bu ve benzerî hâlleri inkâr etmezsin.
Evet… bu
bir keramettir. Allah u Teâlâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velînin kerameti
olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velîlerde bu gibi hâller milyonlarca
sûfîler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine
ittifak etmeleri de âdeten muhaldir. Her şey Allah'ın kudret elindedir. Dilerse
mürîdinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun
imdadına yetiştirdiği gibi, velî kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde
tasarruf ettirebilir.
BENİM KENDİME BİLE FAYDAM YOK
Vehhâbîler yanlış tefsir ettikleri şu
âyet-i kerîmeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allah u
Teâlâ, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) hitaben: "De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek
durumda değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok
iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben
sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim." (A'raf, 7/188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar
veremezken nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?
Evet
Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta
parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan "Doktor beni
iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filânın canını
aldı… vs. gibi" sözleri konuşurken hakîkî fâil olan Hâlık-ı Zü'l-Celâl
Hazretlerine îman etmek gerekir.
Fakat bu
âyet-i kerîmeyi Hz. Peygamber'in (s.a.v.) mucizelerini inkâr etmek için ileri
sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur'an olmak üzere onun çok sayıda gaybdan
verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki
parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması
vs. gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı âyetle sabittir. Demek ki, yukarıdaki âyette Hz.
Peygamber'in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağan üstü tasarrufunun bulunmadığı
anlatılmıyor. Sadece Allah'ın izni ile bunlara kâdir olabileceğine parmak
basılıyor.
Halbuki
Kâdir-i Mutlak olan Allah (c.c.) peygamberlerinden başka meleklerine ve velîlerine
de tasarruf izni vermiş, onlara olağan üstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu
tasarruf, Vehhâbîlerin anladığı gibi –hâşâ- Allah u Teâlâ'nın iş ve yetkilerinin
tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi mânâsında değildir. Bu
düşünce küfürdür. Fakat Cenâb-ı Zü'l-Celâl Hazretleri saltanatı gereği dilediği
işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar âyet ve hadislerde
belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allah u
Teâlâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine, dilediği
hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder. Âyet-i
Kerîmeyle bildirilen İsâ Aleyhisselâm'ın şu sözü, bunun açık delîlidir:
"Ben,
size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yaparım, içine üflerim; Allah'ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve
size evlerinizde
yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm."
(Âl-i İmran, 3/49)
Görüldüğü
gibi Allah u Teâlâ; Hz. İsa'ya yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı
hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme
imkânını bahşetmiştir. Yoksa -hâşa- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip
kendisi aradan çekilmemiştir. Hz. Peygamber'in de yüzlerce mucizesi vardır. O
da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır.
Milyonlarca velînin gene milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bu güne
dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü
kapamak, kulaklarını tıkamak mânevî körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.
HAYREDDİN
KARAMAN'IN GÖRÜŞLERİ
Genel
olarak sûfîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve
onun izinden giden Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar,
şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi
bunu tevhîdi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat kendilerini takip
edenlerce işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden
onlar ve özellikle kendilerine "selefî" adını takıp onların ardından
gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.
Son
zamanlarda bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan âlimlerin başında Prof.
Dr. Hayreddin Karaman gelmektedir. Fıkıh ve fıkıh usulü konularında onların
düşünce ve metotlarından geniş çapta istifade eden Karaman, her şeyden önce bir
denge ve itidal insanıdır. Bu yüzden görüşleri konumuz açısından önem arz
etmektedir.
Fâtiha
suresindeki "Allahım yalnız senden yardım dileriz" cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Hayreddin
Karaman, tevessül edenlerin şirke girmediğini belirterek şöyle demektedir:
"Bu cümlenin
mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden
herhangi bir yardım istemek bu âyetin kapsamına girseydi, bir insana 'şu konuda
bana yardım et' diyen herkes şirke düşmüş olurdu.
Nasıl yardım
istenmesi gerektiğini ise, şöyle îzah etmektedir: "Bir
kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın, ilâhî yardıma
vâsıta olduğunu, Allah'ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini
düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır."
Hayreddin
Karaman'ın İbn-i Teymiyye hakkındaki fikirleri de şöyledir: " İbn-i
Teymiyye, biraz da çağdaşlarının tutumları sebebiyle tevessül konusunda ifrata
(aşırılığa) düşmüştür; ancak tevhid inancını korumak gibi iyi ve yüce bir
niyeti vardır, bundan dolayı ecir alır." (Hayatımızdaki
İslâm, s. 371 vd. İstanbul, 2002)
Sonuç
olarak, "Allahım yalnız senden yardım dileriz" meâlindeki âyet, müfessirlerin
beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir
delîldir. Âlimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır. Konumuzu
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:
"Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim."
Dr. Mustafa BAHADIROĞLU
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




Yorumlar
Türbeleri İbrahim Aleyhisselamın kırdığı putlara benzettiniz ya, pes yani... Bu telakki, elinden gelse Resul'ün kabrini dümdüz etmeye meyyal telakkidir ve Kuran'a müstenid olduğu iddiasiyle, asırlarca sahabe-tabiin ve haleflerince oluşturulan Ehl-i Sünnet akaidinin tesis ettiği sahih telakkiyi kaldırıp yerine sığ-katı ve ruhsuz bir din anlayışını tesis etme gayretindedir.
Bu telakki sahipleri, dini, 14 asırdır ilmek ilmek işlenen Ehl-i Sünnet telakkisine önderlik eden ulemadan daha iyi anladıkları iddiasındadırla r; biraz insaf ve iz'an...
samimi insanlar yani Allah'tan korkanlar i çin sürekli hasret çektiklerini iddiaa ettikleri öteye ait işaret, kavram, hadis-e'ler,,,,vs. ne tür paketle gelirse gelsin kokusunu alır, sevilmedikleri halde severler. ......Din de Allah'ındır O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz... düsturuyla dini korumak ama çlı söyleyecekle ri sözlerde ve kalplerinde hissettiklerind e de Din günü sorumluluğu i çerisindedirler . Tepkilerinde de hani o takvayı elde etmek i çin yaptıkları suyu oturarak 3 defada i çer motivasyona bürünürler.
Sayın Dr.Mustafa BAHADIR Hocam ne mutlu size işinizi yapıyorsunuz!
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.