Sizlerden
Ey Gönlüm!![]() Gün yine geceye bıraktı kendini… Kopkoyu bir sessizlik süzülmekte semada… Koyulardan da koyu bir hüzün kaplamakta yüreğimi...... |
Marmara'da Mezun Varmış![]() Sürüyor değişim bütün hızıyla Kep attık şimdi biz erkek kızıyla Kuranlı bir geçiş davul sazıyla Kutladık gene de mezuniyeti... |
Geçmiş insanların siyâsî, sosyal, ekonomik ve kültürel tüm bilgilerinin derleme kütüphanesi olan tarih ve Tarih İlmi, klasik devir İslam müverrihlerinden günümüze kadar devam eden olay ve olguların bilinmesi, anlaşılması ve paylaşılmasını esas almıştır.
Kuran’ın tarihe ve geçmiş olaylara çektiği dikkat ile hadis-tarih münasebetinden doğan ilmî teşekkül tarih mefhumuna çeşitli anlamların yüklenmesine, araştırma alanı olarak ilmî bahislere konu olmasına sebep teşkil eder.
Tarih ilmini diğer müspet ve dînî ilimlerle birlikte geliştiren müslümanlar, tarih ilminin doğuşunun daha ilk yüzyılında kronoloji ve coğrafyaya dayanan, tenkit sürecinden geçirildikten sonra olayların kâğıda dökülmesi metodunu benimseyen Medine Ekolü ile dil, şiir, tarîhî rivayet araştırmacıları tarafından geliştirilerek monografik çalışmaların öncüleri kabul edilen mezkûr ekolün eserlerini de kullanan Irak Ekolü olarak iki ana gruba ayrılmışlardır. Daha sonraki yüzyıllar ise tarih kavramına yüklenen çeşitli anlam ve yaklaşımlar ile şekillenmiş ve gelişerek günümüze kadar ulaşmıştır. Fakat metotları ve tarihe bakışları farklı da olsa tüm İslam müverrihlerinin ortak bir noktaları vardır. Bu da tarihin vakit içerisinde tayin edilmesi ile tarih sayfalarının “Hicret” ile başlatılmasıdır.
Genel olarak tarih bir tabir olması açısından ilk olarak Arap ceziresinde Güney Arabistan Arapçasında kullanılmıştır. “İlm-i Ahbâr” olarak kullanılan bu tabir, ıstilâhî açıdan insanlık tarihinin bir hal tercümesi olarak addedilmiştir.
Kimi müverrihler salt kavram açısından tarihi, insanların ve kavimlerin hal ve durumlarının değişim şekilleri, devletlerin sınırlarının
çizgisel düzeni, milletlerin kudret ve kuvvetlerinin yükseliş ve çöküşleri ile bunlara etki eden sebepleri inceleyip tetkik eden bir ilim veya fen olarak görmektedir. Buna göre tarih, ilimlerin hem aslı hem de en şereflisidir. Çünkü tarih, olayların altında yatan hikmetleri ortaya çıkarmakta, bu suretle ilimlerin anası sayılan felsefe ile ayniyet arz etmekte ve toplumun her kesimi için ilgi uyandırmaktadır. Zikrettiğimiz tanımlanın genişliği ve derinliği göz önüne alındığında ve diğer tarih mefhumuna yaklaşımlar ile karşılaştırıldığında İbn Haldûn’un (öl. 808/1407), tarihi salt bir geçmişin bilgisi olmaktan çıkartıp sosyolojik ve felsefî ilimler sınıfında değerlendirdiği görülecektir. İbn Haldûn’un bu anlayış ve metodu günümüz tarih felsefesi açısından da kabul görmektedir. Zira günümüzün tarih anlayışı geçmişin salt bilgisini ezberlemenin tarih veya tarih ilmini bilmek olarak addedilemeyeceğini, tarihten anlaşılması gereken şeyin milletlerin ve devletlerin doğuşları, yıkılışları ve bu günün kültürüne, medeniyetine ne derece katkıda bulundukları gibi daha sondaj veriler ve yorumlar olduğudur.
Kimi İslam tarihçileri ise tarihi, milletlerin doğuşu, yok oluşu gibi olayların şuyû bulduğu isnada dayalı haberler zinciri olup bir işin veya oluşun vakitleri ve süreleri olarak tespiti şeklinde tanımlar ve tarih ilmini de, olayların zamanını, hallerini ve oluşum sürecini tayin ve tespit eden ilim dalı olarak görür. Bu gibi tarihçiler için tarihin manası ve ilmî literatürdeki konumu olayların tespitine ve vakitlerinin belirlenmesine dayalıdır. Bazıları için ise tarih, geçmişin bilgisidir. Tarih ilmi de bu manada toplumların yaşayışlarından, vatanlarından, adet ve geleneklerinden, insanların yaptıklarından neseplerinden ve ölümlerinden bahseden ve konusu geçmişte yaşayan insanların hayatını anlamak olan ilimdir.
Taberî gibi ünlü İslam tarihçeleri içinse tarihin manası geçmişte gizlidir. Bu geçmişin bilgisinin anlamlandırılması için de ravilere ve rivayetlere ihtiyaç hâsıl olacaktır. Çünkü geçmişin bilgisi hâlihazırdaki insanlar tarafından ancak bu yolla elde edilecektir. Yoksa tarihin sayfalarını rasyonel bilgiler dizgisi olarak görmek gerekecektir ki, bu da ne tarihin anlamına ne de ilmin metodolojisine uygun düşer. Bundan dolayı Taberî (öl. 309/923), rivayetleri aktarırken çok sınırlı durumlarda aklî mukayeselere başvurmuş ve kendisine raviler yoluyla nakledilenleri çoğu kez olduğu gibi okuyucuya sunmuştur.
İslam tarihçiliğinin değişik simalarından biri olan, çoğu kere Şii ithamları ile karşı karşı kalan, rivayetçi tarih geleneği içerisinde
kabul edilmesine karşın bu tarih anlayışından uzak durmaya çalışan bir başka tarihçi Vâkidî (öl. 207/823) ise, tarihsel olayları geçmişin bilgisinin yanında araştırmaya, diğer kaynaklar ile desteklenmeye veya tetkik edilmeye, İsrailiyyattan, şiirsellikten ve kıssa tarzı anlatımlardan arındırılmaya muhtaç bilgiler bütünü olarak görür. Onun eserlerindeki tarihsel metod, sıkı sıkıya isnada bağlı olup mukayeseli bilgileri derceden ve yorumlamalara da açık olan bir metottur. Vâkidî bununla tarihte eleştirel bakışın ilk örneklerinden birini oluşturmaktadır. Zira ona göre tarihsel olaylarda, her şeyden önce dikkatli bir biçimde rivayetlerin arasındaki tenakuzlukların belirlenmesine veya sağlamlığının ya müşahede ya da başka resmî vesikalar ile tespit edilmesine ihtiyaç vardır. Birleşik senet metodolojisi ile ele alınan tarihsel meseleler ciddi olarak da yorumlanmalı ve kronolojik sıra ile sistematikleştirilmelidir. Vâkidî gibi tarihe anlam yükleyen müverrihler, bu bakış açısıyla Taberî ve/veya İbn Hişâm ekolünden ayrı bir metodolojiye sahip olmuşlardır.
Taberi ile birlikte İbn Hişâm’ı da (öl. 218/833) zikretmekte yarar vardır. Hz. Peygamber’in hayatına dair müstakil olarak yazılan eserler içerisinde en kıymetli yere sahip olan İbn Hişâm’ın Sîre’sindeki tarihsel metod, tarihi anlamlandırma yöntemi açısından da farklı bir yere sahiptir. O, kaleme aldığı döneme yakın bir zamanda yaşamış olmasının da verdiği avantaj ve ilmî anlayışta rivayet tekniği açısından hadis ilminin metodolojisini kullanmak suretiyle bizzat müşahede etmek, hocalarının yazılı eserlerinden okumak ve hakkında net bilgi sahibi olmadığı kaynaklara da işaret etmek suretiyle tarih anlayışını ortaya koymaktadır. İbn Hişâm için tarih, öncesiyle gerekli olmakla birlikte değinilecek konuya hasredilmeli ve geçmişin gözü ile olaylar kaynaklarından tetkik edilmediler. Bu durum onun eserindeki rivayetleri ele alış şekli ve aktarmasından da görülmektedir.
-Devam Edecek-
Hüseyin Sarıkaya
| < Önceki |
|---|





