Hocalarımızdan
Şarkiyatçı Bakış Açısının Din Araştırmalarına Etkisi-I![]() Edward Said şarkiyatçılık adını verdiği olguyu çeşitli açılardan farklı şekillerde tanımlasa da o şarkiyatçılık derken kabaca batılı zihnin doğu ama özellikle... |
Çağdaş Kerbelalar![]() Hz. Hüseyin, Kufe’ye doğru yola çıkma kararı aldığında Mekke ve Medine halkı yıkılıyordu. En yakınındakiler, onu bu kararından vazgeçirmeye çalışıyorlardı.... |
İslâmi kesimde tartışmalara sebep olan bir konu, Meâl(ler). Bu tartışma Newsweek Türkiye dergisinin 36. sayısında yer alan bir haber yorum(1) vesilesiyle gerek matbuat âleminde gerekse sanal internet âleminde iyice kızıştı.
Biz de bu vesileyle Meâl (tercüme) nedir? İslam dünyasında meallerin yaygınlaşma süreci ve günümüz İslam dünyasında (özelde Türkiye’de) meal(ler)’in serencâmı hakkında sizleri bilgilendirmeyi amaç edindik. Tevfik Allah’dandır(cc).
Tarihin eski dönemlerinden itibaren milletler arasında bilgi ve kültür alışverişi olmuştur. Bu alışverişin en önemli vasıtalarından biri, bir dildeki bilgi/kültürün tercüme aracılığıyla diğer dile aktarılmasıdır. Geri kalmış bir toplumun kendisinden ileri ve daha uygar bir topluma ulaşabilmesinin en önemli ve seri vasıtalarından biri kuşkusuz yine tercümedir. Tercüme faaliyeti sayesinde milletlerarası bilimsel, kültürel ve dinsel tanışma mümkün olabilmektedir. Onsuz milletlerarası bilgi transferi hem zordur; hem de çok ağır bir süreç gerektirmektedir.
Öte taraftan tercüme, toplumların hem ifsadında hem de ıslahında çok etkin bir rol oynamaktadır. Bu açıdan tercümeye bakıldığında, tercümenin karşımıza sosyal bir olay olarak çıktığını görmekteyiz. Bireyin iç dürtüsüyle meydana gelen sadece bireysel bir olay değildir. Tercüme bireysel yönü olan bir olay olmaktan ziyade; sosyal yönü ağır basan bir olgudur. O, kollektif bir ihtiyacın/zaruretin sonucudur. Bu konumundan ötürü tercüme çok eski bir geçmişe sahiptir. Burada bizi ilgilendiren sadece Kur'ân tercümesidir. Bu açıdan tercümeye baktığımızda Kur'ân tercümesinin nerde ise Kur'ân nüzulü dönemine kadar uzandığını görmek mümkündür. Muhammed Hamidullah, Kur'ân tercümesinin ilk çabalarını Hz. Peygamber'in (s.a.v.) İslam’a davet için etraftaki Arap olmayan gayri müslim idarecilere yazdığı mektupların içeriğinde bulunan bazı Kur'ân âyetlerinin tercüme edilişine ve Selman (r.a.) gibi Arap soyundan olmayan bazı sahabenin Kur’ân’ı kendi ana dillerine tercüme (şifahi) edilebilirliğine dayandırmakta olup bunun gerekliliğini mantıkî olarak düşünmektedir.(2)
İmam Serahsî (ö.490/1019) kaydettiği bir rivayette: İranlıların Selmani Farisi'ye bir mektup yazarak Kur'ân'ı tercüme etmesini istediklerini ve onun Fatiha'nın bir kısmını tercüme edip gönderdiğini kaydeder.(3)
Hatta el- Kettanî, Hz. Peygamber’in ( s.a.v.) Rum, Pers, Kıptî, Yahudi ve Rumlar’dan gelen
mektupları çevirmek için Zeyd b. Sabit'i kendisine tercüman yaptığını kaydeder.(4)
Muhammed Hamidullah, ilk Kur'ân tercümesini H.127 tarihine dayandırmaktadır. Yazar bu tarihten itibaren Kur'ân tercümesini ele alarak kronolojik bir sıra ile günümüze dek tarihî seyrini ve gelişmelerini kaydetmektedir.(5)
Kur'ân'ın ilk tercümesi hangi zamanda başlarsa başlasın önümüzde şu gerçek görünmektedir; Kur'ân, İslam Tarihi’nin en erken dönemlerinden başlayarak günümüze dek dünyanın birçok diline tercüme edilmiştir.(6)
Şimdi biz tercümenin tarifi, kısımları ve hükmüyle ilgili bazı teknik bilgileri kısaca aktarmaya çalışacağız.
Tercüme: Bir dilde olan herhangi sözlü veya yazılı bir metin, hitabe v.b.'nin başka bir dile çevrilmesidir. Tercüme üç türlü olur:
A- Harfi Tercüme: Cümle düzeni ve tertibi aynı olacak şekilde bir metni bir dilden diğer bir dile çevirmektir. Bu, bir eş anlamlıyı diğerinin yerine koymaya benzer. Âlimlerin büyük çoğunluğu bu tür bir tercümenin Kur'ân için caiz ve mümkün olmadığı görüşündedir. Çünkü asli kelamın özelliklerini, manalarını ve kendisine özgü esprilerini koruma imkânı yoktur. Zira her dilin kendisine mahsus bazı dil kuralları ve üslûp çeşitleri vardır. Bir şeyi bir dilden diğer bir dile tercüme ederken birinci dilin tüm özelliklerini ve içerdiği mana ve hedefleri olduğu gibi ikinci dilde korumak imkânsızdır. Çünkü her dilin tabiatı, yapısı ve özelliği ayrıdır.
Kaldı ki, Kur'ân-ı Kerimin kendisine mahsus üslûbu ve bu üslûbun da bir takım özellikleri vardır. Bu üslûp sayesinde Kur'ânı Kerim, mucize olmuştur. Sonra her kelamın iki türlü manası vardır.
1- Direk lafızdan anlaşılan birinci derece manalar.
2- Aslî manadan fazla olarak anlaşılan ikinci manalar.
Bir metni bir dilden diğer dile çevirirken bu ikinci manaları korumak bazen çok zor; bazen de imkânsızdır.
İşte yukarıda anlattığımız hususlardan ötürü Kur’ân’ı Kerimin harfi tercümesi caiz olmadığı gibi mümkün de değildir.(7)
B- Manevi Tercüme: Asıl dilin kelime düzenine bağlı kalmaksızın ve aslın üslûbuna riâyet etmeksizin bir kelamın metin v.b.inin manasını başka bir dille açıklamaktır. Buna meâl de denilir. Meal, "evl" kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasına yer ismi olur ki te'vîlin hâsılı ve neticesi demektir. Ayrıca meal, bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesi, davarın zayıflaması, bir şeyi eksiltmek manalarına da gelir. Onun için örfte, bir kelâmın manasını her yönüyle aynen değil de biraz noksanıyla ifâde etmeye de meal denilmiştir. Bazı Kur'ân mütercimlerinin, tercüme sözü yerine meal tabirini tercih etmeleri, Kur’anı aynen tercüme etmeye imkân olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen Müslümanlara, mümkün mertebe Allahın Kelamını kendi dilleriyle anlatmak ve Müslüman olmayanlar arasında İslamı yaymak için Kur’an-ı Kerimin tercümesi zaruridir.(8)
Bu tercümede temel amaç, Kur'ân-ı Kerim’in yüce manalarını başka bir dile aktarmaktır. Böylelikle Arap olmayanlar da Kur'ân'ın yüce mesajını alma fırsatına sahip olurlar. Tercüme olmazsa başka toplulukları, Kur'ân'ın hidâyetinden haberdar etme imkânı olmaz.
Bu tercümede, tercümenin Kur'ân'ın bütün özelliklerini taşıması kasdedilmez. Bu ikinci tercüme ile yapılmak istenen şey, çevirmenin anladığı manaları kendi ifadeleriyle Kur'ân'ın lafızlarını karıştırmaksızın dile getirmesidir. Bu tür tercümeyi bazı âlimler caiz görmemişler. Bazıları da caiz olmasından yana olup, gerekliliğini ifade etmişlerdir.
Manevi tercümeyi caiz kabul eden âlimlerimiz bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Bu şartları şöyle özetleyebiliriz:
-Tercümenin sahih olabilmesi için müfessirde bulunması şart koşulan hususların tercüme edecek olanda bulunması.
-Tercümenin tercüme yapacak olanın kendi arzu ve isteklerinden uzak olması.
- Tercüme edecek olanın her iki dili iyi bilmesi, her iki dilin üs lûbunu, üslûbun özellik ve esprilerini iyi kavraması.
-Tercüme edecek olanın Müslüman, adil ve güvenilir olması. (9)
Modern Dönemde Tercüme Meselesi
Bu teknik bilgilerden sonra gelelim meal (tercüme) meselesinin günümüz İslam dünyasındaki serencamına… İslam dünyasında son iki yüzyıl içinde Kur’an’ı anlama çabalarının kendisine odaklaştığı ve yoğun vurgu yaptığı Kur’an çevirileri-mealleri on dört asırlık İslâmî tecrübe veya geleneksel tefsir anlayışı içinde, modern zamanlardakinin aksine, bir alt alan olma niteliğine bile sahip değildir. Bununla İslam bilim tarihi içinde Kur’an çevirilerinin olmadığını imâ etmek gibi bir kastımız yoktur. Hal böyleyken son yüz elli yıl zarfında, İslamî geleneği ya da tarihi tecrübeyi kendisi için öteki olarak tanımlayan modern Kur’an okumalarının en bariz tezahürü Kur’an tercüme veya Meallerini, dini literatürün merkezine konumlandıran etken nedir? Bunun cevabını Müslüman coğrafyanın 19. ve 20. yüzyılda yaşadığı siyasî ve tarihî kırılmada aramak gerekir. İslam dünyası son üç asırda, tarihte hiç görülmedik bir ölçüde Batının meydan okumalarına ve tasallutuna maruz kalmıştır. Askerî ve ekonomik alandaki yenilgiler oryantalist çabalarla inanç ve fikir alanına taşınmıştır.(10) Öncelikle İslam ulemâsı ve ümerâsı kendisini inşâ eden referanslara güvenini kaybetmiştir. Modern batıyı gelişmişliğin remzi ve insanlığın kaçınılmaz geleceği olarak algılamış, doğu ya da Müslüman toplumların geri kalmış ve iptidâiliğine inandırılmıştır. Modernliğin öncülleri ve parametreleri olmazsa olmaz çare ve reçete olarak dayatılmış, kendi dinamiklerine dönme fırsatı dahi verilmemiştir. İşte bu süreçte geri kalmışlığın vebalî dine fatura edilirken İslam’ın terakkiye mani olduğu tezi dikte edilmiştir. İslam dünyasındaki aydınlar ise, geleneği veya tarih içinde yaşanan İslamî tecrübeyi geri kalmışlığın sebebi olarak yargılamışlar, Protestanlığın, Katolik kilisesine yönelttiği eleştirileri İslamî geleneğe tatbik etmenin hazzı içinde Luther arayışlarını ve arzularını dile getirmişlerdir. İncil’in Almanca’ya ve diğer dillere çevrilmek suretiyle halkın İncil Hıristiyanlığına dönüşünü gerçekleştirmek için Katolik geleneğe savaş açan Protestan harekete öykünerek Kur’an çevirileri yapılmış ve Kur’an’daki gerçek ve saf İslam’a dönüş hedeflenmiştir. Söz konusu reformist açılımların doğru okunabilmesi için, Kur’an’ın değişik dillere çevirilerinin çok hızlı bir şekilde yapıldığı zaman dilimlerine ve coğrafyalara bakıldığında milliyetçilik akımının hâkim söylem ve siyasî tercih olduğu hususunun mutlaka altı çizilmelidir. Sözgelimi Osmanlıcılık ve İslamcılığın yerini Türklük ve milliyetçiliğe bıraktığı II. Meşrutiyet sonrası süreçte Kur’an çevirilerinin artışı, Kur’an’ın halkın anlayacağı bir dille sunumu, hutbelerin hatta ibadetin Türkçe olması ve dilde sadeleşmenin önemine dair tartışma ve yazıların yoğunluğu bu tezi doğrulamaktadır.
İkinci Meşrutiyet'in ilânının ilk dönemlerinde Kur'ân'ın Türkçe tercüme ve tefsiriyle alâkalı olarak gazete ve dergilerde ciddi bir münakaşa başlayınca, Mustafa Sabri Efendi ile Ahmed Midhat Efendi arasında önemli bir kalem mücadelesi baş göstermişti. Daha sonra, bu konuda birçok makale ve kitaplar yazıldı. Süleyman Tevfik el-Hüseynî (Özzorluoğlu), II. Abdülhamit döneminde Kur'ân'ı Türkçe'ye çevirmiş ve fakat yayımlayamamış, Cumhuriyet'in ilânından sonra yayımlamıştır. Ubeydullah Efendi: "Biz Türkler örgün eğitimi yaygınlaştırmak için, öğretim metotlarını kendimize mahsus yolda düzenlemeye muhtacız. Fakat dini öğretmek ve anlamak için her halde Kur'ân ve hadisleri tamamıyla Türkçe'ye tercüme etmek mecburiyetindeyiz. İçimizde, dini Arapça öğrenmek isteyenlere kimse mani olamaz. Fakat dinin Arapça'ya inhisarını kesinlikle kabul edemeyiz. Dinin yalnız Arapça'ya inhisar edilmesinden dolayı, Arapça bilmeyip dinin hakikatlerini öğrenmek isteyenler Kur'ân'ı Fransızca'dan, İngilizce'den okuyup anlamaya çalışıyorlar" diyerek, bu konudaki hedef ve arzularını dile getirmiştir.(11)
Yine bu dönemde Kur'ân'ın Türkçe'ye çevirisi ile ulusalcılık düşüncesi arasında sıkı bir irtibat kurmak isteyen çok kimse olmuş ve bu konuda kitaplar yazmışlardır. "Türkçe Ezan, Türkçe Namaz Farzdır" iddiaları da yine bu tip kitapların iddiaları içerisindedir. Kur'ân'daki sûre isimlerini dahi Türkçe'ye çevirme çevirme garabetine girilmiştir.
Türk milliyetçiliğinin sembol isimlerinden Ziya Gökalp (1876-1924), Türkçülüğü savunurken, din kitaplarının, hutbelerin, vaazların Türkçe olmasını istiyordu. Bunu da şu gerekçeye dayandırıyordu: "Bir millet dinî kitaplarını okuyup anlamazsa, dinin hakikî mahiyetini öğrenemez. İbadetten alınacak vecd de, ancak okunan duaların tamamıyla anlaşılmasına bağlıdır."(12) Ziya Gökalp bu isteğini şiirle de dile getirir:
Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar manâsını namazdaki duanın...
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur'ân okunur,
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Huda'nın;
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!(13)
Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye'de "Kur'ân'ın Türkçe tercümesi" ile ibadet meselesi tartışmaları zirveye çıkmıştır. T.C. iç ve dış politikasını uluslaşma/milliyetçilik ideali üzerinde oluşturmuştur.
Modernleşme politikalarının bir uzantısı olarak değerlendirebileceğimiz söz konusu ulus-devlet projesini gerçekleştirmeye yönelik bu gelişmeler, bu dönemlerde Kur’ân’ın Türkçeye kazandırılmasına dair kamuoyunun oluşmasında ve bu bağlamda birçok çevirinin yapılmasında etkili olmuştur.
Resmi ideolojiye iman eden aydın(!)larca desteklenen "Milli din projesinin” temel prensipleri şunlardı: Din, yeniden yorumlanmalı ve bâzı mükellefiyetler ortadan kaldırılmak sûretiyle kolaylaştırılmalıdır. İslâm, içine saplanmış olduğu Ortaçağ bataklığından(!) kurtarılmalı, Kur'ân da çağdaş ilmin gereklerine uygun olarak çağdaş bir biçimde ve aklın önderliğinde yorumlanmalıdır.(14)
Resmi ideolojiye iman eden aydın(!) lar’ın önde gelenlerinden Falih Rıfkı ATAY şöyle demekte: ”Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’anın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıh’da buna nesih diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O’ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslam bilginleri, ‘zamanla hükümlerin değişeceği içtihadında bulunmuşlardır’. Mustafa Kemal’in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı.”
-Devam Edecek-
Mehmet İMAMOĞLU
Dipnotlar:
(1) http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/30179/Cemaatler-arasi-meal-savasi?reload=true
(2) Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi, ter. Salih Tuğ, İst. 1993, s. 101;
(3) es-Serahsî, Muhammed Şemsu'l-Eimme, el-Mabsût, İst., 1983, I. 37’den naklen bakınız:Doç. Dr. Halil Çiçek, 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Timaş Yayınları: 228.
(4) el-Kettanî, Abdulhayy, et-Teratibu'l-İdariyye, Beyrut trs., I. 202-203.
(5) Bkz.Hamidullah, a.g.e, s. 102-121.
(6) Bu konuda Doç. Dr. Halil Çiçek, 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Timaş Yayınları, İstanbul ve Muhammed Hamidullah, Kur'an-ı Kerim Tarihi, ter. Salih Tuğ, İst. 1993 kitapları okunmalıdır.
(7) Doç. Dr. Halil Çiçek, 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Timaş Yayınları: 229-232.
(8) İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s.220-221, TDV Yayınları, Ankara-1988
(9) Doç. Dr. Halil Çiçek, 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Timaş Yayınları: 233-234.
(10) Ubeydullah TOPRAK, Emperyalizmin Keşif Kolu: ORYANTALİZM http://sadabat.net/?title=makaleler&menuid=3&mk=27
(11) Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur'ân ve Cumhuriyet İdeolojisi (İkinci Baskı. Kitabevi, İstanbul 1998), s. 23-28.
(12) A. Battal Taymas, "Ziya Gökalp'ta Milliyetçilik," Türk Kültürü Dergisi (Ekim 1965), s. 557-558.
(13) Ziya Gökalp, Yeni Hayat (İkbal Kitabevi, İstanbul 1941), s. 9.
(14) Geniş bilgi için bak: H.Hüseyin CEYLAN, Cumhuriyet Dönemi Din - Devlet İlişkileri 2, İstanbul, 1990:
| Sonraki > |
|---|





